SON DAKİKA

Torbalı GÜNCEL
Desktop_Pv11

Ünlü profesör Necat Hoca’yı yazdı

Başta Torbalı’ya olmak üzere Türk tarihine önemli çalışmalar kazandıran başarılı tarihçi için ünlü profesör Kemal Arı bir yazı kaleme aldı.

Ünlü profesör Necat Hoca’yı yazdı
Bu haber 14 Nisan 2018 - 14:42 'de eklendi.
Desktop_Pv8
Mobil_Pv1

Geçtiğimiz hafta yaşadığı rahatsızlık nedeniyle hayatını kaybeden Tarihçi Necat Çetin için Torbalı yasta. Başta Torbalı’ya olmak üzere Türk tarihine önemli çalışmalar kazandıran başarılı tarihçi için ünlü profesör Kemal Arı bir yazı kaleme aldı. Türkiye’nin önemli isimlerinden olan Arı’nın işte o yazısı

Vay koca yörük vay!

Vay dağların efesi vay!

Vay delim, vay…

“Delim” dedim, bilerek…

“Deli” sözcüğünün Anadolu kültüründe bir de “veli, yiğit, gözünü budaktan sakınmaz, cesur” anlamları var.

O anlamda elbette…

Bir an düşündüm?

Kaç yıldır tanıyorum ben bu yiğiti?

Tam, otuz yıl…

Evet, tam otuz yıl; dile kolay…

Ben İzmir’e gelip de Ege Ün.nde öğretim görevlisi olarak işe başladığımda buldum karşımda onu, arkadaşlarıyla birlikte…

Dönem arkadaşları ona “Arap Kadri” derlerdi, bir karikatür kahramanından hareketle…

O her zaman Türklüğü ve yörüklüğüyle övündü.

Bir bakmışsın, bir yörük köyünde keçi, koyun kırkarken; bir bakmışsın, dağların tepesinde buz gibi bir çeşmede elini yüzünü yıkarken; bir bakmışsın, deve güreşlerinde ya da davul zurna çalan çalgıcıların başında…

Daha da ötesi var:

Nerede bir gariban görse; nerede bir Türk mührüne rastlasa; onun başında… Poz veriyor gülümseyerek.

Azıcık Türkiye’nin garip hallerine kafasının tası atsa, arar:

-“Yapacak bir şey yok efe!” derdi. “Alacağız çakar almazları çıkacağız dağlara!”

Vallahi çıkacaktık, gerektiğinde.

Bu ülkeye canımızı vermek için yeminimiz. ahdımız vardı!

Türkiye sevdamızdı; Türk Milleti, ortak heyecanımızdı…

Hey gidi dibine kibrit suyu sıkılası dünya!

Kötü bir arabanın içinde ben, o ve sevgili Erdal İnce Karadeniz dağlarını nasıl adım adım dolaştık; hatırlıyorum da şimdi…

Akıl işi değil:

Öğretmen.

Öğrencilerini Tübitak Projelerine hazırlayacak…

Doldurmuş eski püskü arabasına öğrencileri, sarmış dağ bayır yörük köylerine… Kaç kez arabasının motoru yandı; hurdahaş oldu bu yollarda…

Birinci Dünya Savaşı’ndan, Çanakkale cephesinden kaldığına inandığı bir küçücük kaşığa görebilmek için bir köyün içinde, çula çaputa sarınarak bir hafta yatar mı insan!

Evet, bu yörük, bana mısın demedi yattı…

Deliydi, çünkü.

Ne çok mezar taşı resmi attı oradan buradan; şu kelimeye takıldım, o ne olabilir, bu ne olabilir diyerek!

İmkanı olsa baştan aşağı Türkiye’nin mezar taşlarının topografyasını çıkarmaya hazırdı…

Mezar taşlarından tarih yazılabileceğini gösteren sayılı araştırmacılardan biri olmuştu bir anda; kim nereden gelmiş, hangi yerden gelenler nerelere yerleşmiş; oralarda nüfus bu göçlerle nasıl değiştirmiş! Bu değişme kültüre, soya sopa nasıl yansımış…

Tam bir saha araştırmacısıydı.

Elinde kazma kürek, mezarları mekan tutmuştu sanki ara ara…

Bulur kahveden, köy meydanından birilerini; yanında bilmem neredeki hangi taşı görmek için sürükler; verir eline kazmayı küreği çalıştırırdı…

Vay delim vay!

Vay akıllıyım diyenlerin aklına turp suyu sıkanım vay!

İlk uluslararası etkinliği; Samsun’da Birinci Mübadele Sempozyumu oldu, bilmem hangi tarihte.

Bana danıştı, ne yapayım, diye.

Uçağa karşı içten bir korkusu vardı önceleri.

Sonra yendi o korkuyu ki vay anam vay; tut tutabilirsen!

Nerede bir etkinlik varsa, hele hele Türk tarihi ve kültürü üzerineyse o oradaydı.

Zırt telefon.

Karşımda o?

“Nasılsın efe?” diye sorar, sonra da heyecanla anlatırdı:

-İşte yörük şenliğine geldim; yok keçi kırkan yörükler arasındayım, yok bilmem hangi pazarda iki yörük buldum, onlarla sohbetteyim; ya da bilmem hangi düğüne geldim, davul zurna dinliyorum! Keşkek festivalindeyim; deve sucuğu yiyorum!

Vay gidi vay!

Vay dibi su tutmayan çatlak çömleğe dönmüş dünyam vay!

Kimi kıltırık tiplerden hoşlanmazdı; hani gözleri fel fecir dönen; bir kuruşa ülkesini satmaya hazır, satılık, yalaka tipler…

Ben de hoşlanmazdım.

Ama dedikodu da etmezdik; sevmezdik onu bunu konuşmayı… İşimize bakar, yeri gelir ağlaşır, yeri gelir gülerdik.

Aramadan hafta geçse, sanki yerinde duramazdı. Bakardım telefonuma, Necat aramış!

İçim gider gelirdi.

İlk fırsatta dönüp onu aramak, benim vefa ve insanlık görevimdi.

Onun alanına giren konularda araştırma yapan öğrencilerimi ona gönderirdim; aman ne sahip çıkar, ne sahip çıkardı!

Devirirdi gerekirse kocaman gözlerini; espri yaparak bir yandan, kendince kulaklarını çekerdi.

Her hafta bir yerdeydi, her hafta…

Ayda yılda bir Bayındır’a giderdim; kokumu mu alırdı mübarek, sırıtarak bir yerlerden çıkıverirdi.

“Delim, Efe, Yörük” laflarını duyduğunda müthiş mutlu olurdu.

Anacığı vardı darı dünyada, başını uzatıp, dizine uzanabildiği…

Bilirdim anasına düşkünlüğünü; yörük anası işte, bildik, bilindik.

Anamı getirirdi aklıma, gözlerim yaşarırdı.

Kaşları anasının tıpkı bizim deli efenin kaşlarıydı.

Ellerini öperdi anacığının benim için; selam getirir selam götürürdü:

-“Anamı görüyorum annenin yüzünde derdim!”

İçlenirdik…

Bundan iki sene önce elleriyle koydu anacığını mezarına… Yıkılmıştı, içten içe, derinden derine;  ağu gibiydi solumak artık onun için…

Vay ki vay!

Vay ki çivisi çıkmış dünya vay…

Vay ki ölümlü, kalımlı dünya vay!

Bir oğlu, bir kızı vardı.

Daha başka türlü sarılmıştı son zamanlarda onlara…

Ay ne mutlu olurdu onların başarısıyla, ne mutlu…

Mutluluğu bile deli hallerine yakışırdı.

Pala bıyıkları titrer, o ürkütücü kahkahasını patlatırdı; sanki dev masallarından çıkmış gibi…

Üzüldüğü şeyler de vardı; onunla gitti şimdi; varsın gitsin.

Bu dünyanın balı, yağı yok ki hep; ağusı da var yanı başında…

Bir güler yağ bal yer, bir dertlenir, ağu içerdi.

Hey gidi hey!

Hey gidi batası dünya hey!

Nerede bir etkinlikte bulsam kendimi, başını bir yerden uzatır; o meşhur, ortalığı gürleten haykırışıyla karşılardı…

Onun karakterinde çok sevdiği insanlar vardı, örneğin Munis Armağan ya da ta Güre’den Sinan Kahyaoğlu; aman Sinan Bey ağırlamış onu evinde günün birinde, anlata anlata bitiremezdi…

Ne yazık ki bu ülke bu tür değerlerine sahip çıkmıyor. Onların alkışlanası fedakarlıklarını görmüyor, göremiyor.

Kiloluydu.

Motosiklet kullanırdı o zamanlar. Atlardı motosiklete, dağ bayır ben miyim demezdi.

Takılırdım:

-“Bak” derdim, çarpacaksın bir yere; olan sana değil, çarptığın yer nereyse oraya olacak!

Ortalığı gürleten bir kahkaha atardı.

Bir gün gerçekten kaza yaptı; yaralar aldı, zor toparladı kendini.

Ah işte o son rahatsızlığı; kalp sorunu, bir de arkadaşımızın durup durmak bilmeyen hali!

Ne diyelim, takdir-i ilahi…

Sanki anası yörük teyze “Gel artık paşam, dayanamıyorum senden ayrı olmaya” dedi, o da gitti; iyi mi!

Vay be koca deli…

Sen de gittin ha!

Bizi garip ve bir başına bırakarak öyle mi?

Vay delim vay!

Vay yiğidim vay!

Vay koca yörüğüm vay!

Demek sen de uçmaya vardın haa!

Prof. Dr. Kemal Arı

 

HABER HAKKINDA GÖRÜŞ BELİRT

YASAL UYARI! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen kişiye aittir.
POPÜLER FOTO GALERİLER
SON DAKİKA HABERLERİ
Mobil_Pv1
İLGİLİ HABERLER